Boncuk’un İntikamı

2000’li yılların başından itibaren Türkiye’de de artık dövmeciler için tek kullanımlık hazır steril malzemeler bulunmaya başlanmıştı ve profesyonel bir dövme stüdyosunun gerektirdiği standartlar da aşağı yukarı belli olmuştu. Stüdyo olarak kullanılan hemen her mekânda, zaten kolaylıkla oluşturulabilecek standartlar arasındaki en ağır top şüphesiz ki otoklavdı.

Otoklav kendine has teknolojisi ile hijyen sağlayan bir tür sterilizasyon makinasıdır. Yüksek basınçlı su buharı ile sterilizasyon yapar ve tıp sektörünün kapsama alanındaki her ortamda bulundurulması gereken bir cihazdır. Steril etmek istediğiniz her tür metal malzemeyi, özel bir paketleme sistemi ile paketleyerek makinaya koyarsınız ve o da materyalinizi paketin içerisindeyken steril eder. Bu da şu demektir: Paketli bir şekilde steril edilmiş materyaller, dış ortamda da paketi açılana kadar steril kalır. Onu vazgeçilmez kılan en önemli özelliği budur.

En ağır toptur. Çünkü çok pahalıdır.

Elbette ki otoklav, benim de o dönemde gücümü hayli hayli aşıyordu. Ben ise çok daha basit teknolojiye sahip bir cihaz kullanıyordum. Onu diş hekimliği için malzeme satan bir yerden almıştım. Türünün tanımı da çok mütevazıydı doğrusu: Boncuk sterilizatör! Adını minicik haznesinin içinde bulunan tohum büyüklüğündeki cam boncuklardan alıyordu. Boncuklarla dolu o haznenin içi, makine çalıştırıldığında yüksek ısıya ulaşıyordu ve siz de steril etmek istediğiniz metal parçaları, cam boncukların içine sokuyordunuz. 20 dakika sonra da sterilizasyon tamamlanıyordu. Basit, fakat etkili bir çözümdü.

Boncuk’la steril ettiğim malzeme, çelik tüplerdi. Bunlar içlerinden geçen iğneyi tutan ve deriye temas eden parçalardı. İğneler gibi kullanıldıktan sonra atılmadıkları için, steril edilmeleri gerekiyordu. İğneler ise, her işlem için imal edilerek kimyasal solüsyonlarla temizlenirdi. İğne imal etmek, geçmişten o döneme kadar ve tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm dövmeci jenerasyonu için zaruri bir şeydi.

Dövmecilikteki iğnelerin farklı kalınlıkları olur. Eskiden bu iğneleri dövme makinasına monte edeceğiniz ince bir çelik çubuğun ucuna, çok muntazam bir şekilde lehimleyerek monte etmeniz gerekirdi. Üstelik iş bundan da ibaret değildi.

Önce gerekli adetteki iğneyi, gerekli şekillerde birbirlerine lehimlemeniz gerekiyordu. Ancak sonra, elde ettiğiniz iğne grubunu çelik çubuğun ucuna lehimleyebilirdiniz. En ince iğne grubu üç iğneden oluşurdu. Çizgi çizmeye yarayan gruptaki iğneler birbiriyle bitişik nizamda, iç dolgusu ve gölgeleme için olan gruplardaki iğneler ise birbirlerinden ayrık nizamda lehimlenirdi. Kullanılan metallerin hepsi cerrahi tür çelik olduğundan, lehim teli tek başına, parçaların birbirlerine tutunmaları için yetersiz kalırdı. O yüzden havyayı değdirmeden önce, metal satıha bir tür asit sürülürdü. Kızgın havyanın bu aside değmesiyle oluşan dumanı zamanında az solumadık.

İşte böyle hazırlardık iğneleri…
O yıllarda bir müşterim kendisi için iğne hazırlarken beni böyle fotoğraflamıştı

BRAVO!

Bizim kuşaktan bir dövmecinin düdüklü tencereden yaptığı söylenilen otoklava az gülmemiştik. Açıkçası, otoklavı olan stüdyoları gördükçe imreniyordum. Ama çok pahalıydılar ve o kadar parayı daha önce bir arada görmemiştim bile. Derken bir gün bana bir müşteri geldi.

Kapımdan içeri girer girmez negatif elektriğini hissetmiştim. Ufak tefek, köşeli bir vücut dili olan, buyurgan bir tipti. Yanındaki kız arkadaşına karşı da aşırı sahiplenici tavırlar içerisindeydi. Kendisi diş hekimiymiş.

Bana önce, stüdyomun işlem odasını görmek istediğini söyledi. “Tabii” diyerek, onu içeriye buyur ettim. Girer girmez bana sterilizasyonu nasıl yaptığımı sordu. Ben de ona Boncuk’u göstererek, diğer detayları da bir bir anlattım. Boncuk’u görünce üstten bir tavırla: “Fakültedeyken vardı bunlardan bende de. Şimdi otoklav kullanıyorum” dedi. Sonra da “Tamamdır yeterince steril her şey, artık iş konuşabiliriz.” dedi. Önde o arkada ben, tekrar oturma odasına geri döndük.

Anlattı da anlattı. Alttan girdi, üstten çıktı. Şöyledir de böyledir. Dedi de dedi. Artık ona bir yandan boş boş gözlerle bakmaya, bir yandan da acaba benimle dalga mı geçiyor diye düşünmeye başlamıştım. Çünkü dallandıra budaklandıra anlattığı şey, hani tatil beldelerinde sıklıkla gördüğünüz o kına dövme kataloglarındaki tribal panterler var ya, işte onlardan hallice bir şeydi. Ama tabii ben, onu yüzümün mimikleriyle, sanki bana destansı bir şey tarif ediyormuş gibi dinlemeyi sürdürdüm. Sunum günü için randevulaştıktan sonra gittiler. İşlem odasına gittim ve Boncuk’a “Sen merak etme. Ben ona yapacağımı bilirim” dedim.

Sunum günü gerçekten hazırdım. Yanından 10 cm bile uzaklaştırmadığı kız arkadaşıyla işte karşımdaydı. Ona istediğini sunduğumda, önce çok kısa gözleri parladı, sonra da ciddi bir ifadeyle gözlerini kısıp çizimimi incelemeye başladı. Bir an bir kritik yapar gibi oldu, ama sonra durdu. Tam bir detaya takılır gibi oldu, ama sonra gözleri tekrar parlamaya başladı. Bana döndü ve dediği şu oldu: “Bravo!”

Tam yapımına dair detayları konuşacaktık ki bu sefer de ben başladım konuşmaya. Ona, “Sana bu dövmeyi yapmayacağım” dedim. “Çünkü enerjinden hiç hoşlanmadım. Bu güne kadar iş yaptığım yüzlerce insandan hiçbir ayrıcalığın yok.”

Beriki ayağa fırlayarak “Ben 35 yaşındayım.” dedi. “Daha önce kimse benimle bu şekilde konuşmadı. Bu ne cüret?” Ve şöyle ekledi: “Bu düpedüz terbiyesizliktir!”

Tam nefes almak için susmuşken ona sordum: “Bitti mi?.. Kapı şu tarafta.”

Boncuk’un intikamı alınmıştı.


Dişçiden onaylı kelepir kaplan dövmesi / Emre Cebeci 2007

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir