Yeşilçam Sokağı ve PENDOR

Yüz Derece olarak müzik yapmak dışında da sürekli beraberdik. Barış, Beyoğlu’nun eski mekânlarından olan Urban’da barmenlik yapardı. Oraya uğrar, oradan da Beyoğlu/Tünel’deki stüdyo LA’da provamızı yaptıktan sonra, Pendor’a takılmayı severdik.

Pendor -bir zamanlar ortağı da olan- Beyoğlu’nun emektar dövmecisi Ruhsel’in stüdyosunun hemen dibindeki iki katlı ama küçücük bir bardı. Bulundukları sokak, eski Emek Sineması’nın da içinde bulunduğu efsanevi Yeşilçam Sokak’tı. Pendor özel bir mekândı. Küçücük olmasına rağmen içerisi adım atılamayacak kadar kalabalık olurdu ve içeriye sığamayanlar da sokağın muhtelif köşelerinde demlenirdi. O yüzden, İstiklal caddesinden Yeşilçam sokağına girip, Emek Sineması’nı da geçtiğiniz anda, kendinizi Pendor’da hissetmeye başlardınız. Kemik kadrosu da bir hayli kalabalıktı. Oraya takılan her müdavimin karakterinde, bulunduğu sokağın ruhu ve nostaljisi barınırdı.

Emre Cebeci 2007 / Kağıt üzerine Çini Mürekkebi

Yeşilçam Sokak adeta Beyoğlu içerisinde bir Beyoğlu gibiydi. Bugün artık yerinde olmayan tarihi Emek Sineması, daha orada ve dimdik ayaktaydı. Ayrıca bir diğer eski sinema olan Sinepop’dan sonra yer alan BaB Cafe’de, biranız eşliğinde bilardo oynayarak, Big Lebowski tadında saatler geçirebilirdiniz. Bab Cafe de, Ruhsel’in stüdyosu da, Pendor da, tam sokağın bittiği noktada ve yan yanaydılar.

Bir ara Ruhsel’e çıraklık yapan Hayko Cepkin’le o dönemden arkadaştık. Müşteriler için kullanılan iğneleri Hayko hazırlardı. Ruhsel ve Pendor’un arasındaki dükkân ise Beyoğlu’nun en eski küçük esnaflarından olan berber Hayri Abi’nin dükkânıydı. Hayri Abi kurusunlar diye çamaşır tellerine astığı havluları, içerisinde kanaryalarını beslediği dükkânının önüne koyan ve boş zamanlarında da komşularıyla tavla oynayan hoşsohbet bir Beyoğlu beyefendisiydi.

Sokağın dibinden İstiklal caddesi girişine doğru ufka bakan bir kaptan edasıyla HAYRİ ABİ ve Pendor tavla ekibinden Hakan, Emre ve İSO

İstiklal Caddesi’nden girip gümüşçüleri, Han Cafe’yi ve Emek Sineması’nı geçer geçmez, bir hücreden daha büyük olmayan dükkânının penceresinden, sigara satan bir de Ayşe Teyze vardı. Ayşe Teyze ufak tefekti ve dükkânı da ancak onun sığacağı büyüklükteydi. Aslına bakacak olursanız, orası dükkândan ziyade vitrini olan bir odaydı. Ayşe Teyze sigaraları piyasa fiyatlarının bir tık üzerine satardı. Ama kimimiz, gerek sigara almak için caddeye çıkmaya üşendiğinden, kimimiz de Ayşe Teyze’nin, bakmak zorunda olduğu engelli bir oğlu olduğunu bildiğinden, sigaralarımızı, içtiğimiz marka olsun olmasın hep oradan alırdık.

Sokak, Pendor’un önünden sola kıvrılırdı ve orası da travestilerin yaşadığı sokaktı. Sokağın girişinde bir ayna asılıydı ve aynanın üzerinde de “Sokağa girmeden üstünü başını düzelt” yazardı. Orası, hem İstiklal Caddesinin ara sokaklarına hem de Tarlabaşı caddesine ulaşmanızı sağlayan bir geçiş yeriydi. Oradan geçip de camlarında sigaralarını içen mahalle sakinlerinden laf yememiş hiç kimse yoktur.

Transların sokağının girişindeki ayna

Pendor’un sahibi İsmail (İso) 2 metrekarelik bir mdf’ye akrilik ile yaptığım “Sin City İstanbul” temalı resmimi çerçeveleterek oraya asmış ve bir daha da ne içersem içeyim, benden bir kuruş para almamıştı. Gece 02:00’de de Lou Reed’den Perfect Day, son teneffüs zili misali, mekânın kapanışını bizlere haber verirdi.


Emre Cebeci 2002 / Sin City, İstanbul MDF üzerine fırça ile akrilik boya, 2X2m.

Bugün bu saydığım hiçbir bina, hiçbir mekân ve hiç kimse artık orada değil. Demirören ailesi ve saç ektiren turistlerin hegemonyası altında, o bölgedeki anılar artık sadece, nostaljiye değer veren insanların zihinlerinde yaşıyor.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir