Marifet İltifata Tabidir

Taner Alakuş, Geleneksel Türk Sanatları bölümünün minyatür öğretmenidir. Laf da onun lafıdır. Taner Hoca bölümümüzün açık ara önde en aydınlık simalarından biridir. Çok çalışkan ve girişimci bir yapısı vardır. Sanata ve felsefesine düşkünlüğüyle tanınır.

Zamanında bana verdiği cesaretin ve ilhamını aldığım ticari vizyonunun bugünkü statümde izi büyüktür.

Amin…

Taner Hoca o zaman da bugünkü gibi kendi özel atölyesinde, hem eşsiz eserler yapar hem de orada ders verdiği öğrencileriyle beraber yaptıkları özgün birtakım işleri, hediyelik eşya dükkânlarına satardı.

Üniversitede okurken bir gün bana “Ya Emre” dedi. “İleride bir hat sanatı yarışması olacak. Özgün işlere de önem veren bir jürisi var. Senin desenlerin çok güzel. Acaba, harflerden bir semazen tasarlasan da içinde “Ya Hazret-i Mevlâna” yazsa. Ne dersin? Yapabilir misin? Böyle bir şey daha önce hiç yapılmadı.”

Düşünün, öğrencisiniz ve öğretmeniniz size bunu söylüyor. Koltuklarım kabararak “Tabii ki yaparım” dedim. Birkaç gün eve kapandım ve “Ya Hazret-i Mevlana” deyişini bir semazenin gövdesine benzeyecek şekilde düzenledim. Minyatür sınıfından arkadaşım Berrin Çakin’de, o gövdeye kafasını ve ellerini resmetti. Ortaya çok hoş bir iş çıkmıştı.


Emre Cebeci 2002 / Ya Hazreti Mevlana, Kâğıt üzerine kamış kalem ile is mürekkebi.

Taner Hocam bana işimin altına imza da atmamı söyledi ama atmaya terbiyem elvermedi. “Ne alaka?” dediğinizi duyar gibiyim. Açıklayayım: Hat sanatında, bir hattatın eserlerine imza yani “ketebe” atabilmesi için onu eğiten hocasından “icazetname” alması gerekir. İcazetname bir tür diplomadır ve üzerinde aynen “…Filanca öğrencim artık eserlerinin altına imza atabilir” yazar. Ben ise daha yolun başındaydım ve kendime bunu layık görmemiştim. Bunu Taner Hoca’ya söylediğimde ise bana “sen bilirsin” şeklinde gülümsedi.

Olmadı, olamadı. Yarışmada bir dereceye giremedi eserimiz.

Taner Hoca bana “Hiç üzülme” dedi. “Aslına bakarsan, senin bu tasarımın piyasada çok rağbet görür. İster misin, bizim atölyede onun nüshalarını yapıp satalım?” Daha ne isterdim? Taner Hocam beni onurlandırdıkça onurlandırıyordu.

Atölyede bu iş için bir ekip oluşturduk. Taner Hocanın sahaflarda gezerken topladığı eski zamanlardan kalma el yazısı defterler vardı. O defterlerin sayfalarının bir yüzünde minik minik eski Türkçe yazılar vardı. Diğer yüzleri ise boştu. Taner Hoca, defterden düzgünce kesilmiş sayfaların yazısız yüzlerine, ya lacivert renk boya ya da altın varak ile kare bir alan oluşturup bana yolluyordu. Ben de o alan üzerine lacivert zemine beyaz, altın zemine ise siyah renkte, semazenin yazıdan oluşan gövdesini yapıyor, işi bitenleri de Berrin’e yolluyordum. Berrin ise gövdelere kafayı ve elleri ekleyerek işi tamamlıyordu.

Belki bunlardan biri bir gün karşınıza çıkıverir

Yaklaşık 30-40 tane kadar ürettik ve hepsini de satarak, kazancımızı adaletli bir şekilde bölüştük. Ben o projede paradan çok daha özel bir şey daha kazanmıştım: Yeteneğime karşı inanç. Bu paha biçilemez bir şeydi.

Yıllar sonra iki yerde karşıma çıktı bu semazenler. Biri, ziyarete gittiğim yeni evli bir çift arkadaşımın evlerindeki duvardaydı. Meğer damadın babası bir dükkândan antika olduğunu sanıp ev hediyesi olarak almış. “Aman dedim” arkadaşıma. “Sakın baban gerçeği duymasın”.

Diğerini ise sadece tasarımın birebir kopyası olarak bir sergide gördüm.

Altında ise bana ait olmayan başka birisinin imzası vardı.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir