Babam

Selim Cebeci 1983 / Çekirdek Aile / Tuval üzerine yağlı boya

Babam ise ressamlık dışında fotoğrafçılık, kostüm tasarımı ve sanat yönetmenliği de yaptı. Ama herkes onu “Ressam Selim Cebeci” olarak tanır. İlk ergenliğimi de kapsayan sürece kadar yaptığı öğretici babalık içerisinde ona sorduğum sanat, din, siyaset ve cinsellik gibi konularla ilgili her soruyu gayet güzel cevapladı. Ama sonra bu konularla ilgili teorik olarak olgunlaşmama vesile olabilecek ikincil sohbetleri hiç yapmadık. Gerisini, kendi deneyim ve gözlemlerimle benim halletmem gerekti.

Kendimce en güzel çıkarımım: Bu konulara ait aldığım cevapların temel ortak özelliğinin “rasyonel” olmalarıdır. Bana “sonucunu tartabileceğin her şeyi yapmakta özgürsün” felsefesini aşılamıştır.

1982

Selim Cebeci mimarlık fakültesinden mezun olmuş ama kendi babası olan, Yapı ve Kredi Bankası Marmara Bölgesi Genel müdürü Necdet Cebeci’nin yolundan gitmemeyi tercih ederek 1982’de kariyerine mimar olarak değil, ressam olarak devam etmeyi seçmişti. Kendi karakterini de (babasınınkinin aksine) lüksten uzak ve kanaatkâr bir yapıda inşa etmiştir.

Şahsen kendimi ikisinin arasında bir yerlerde görürüm. Ama babam olmasa büyük bir ihtimalle Necdet’in hayat tarzına çok daha fazla öykünürdüm. Necdet, halalarımın tabiriyle tam bir salon maçosuymuş. Klasına düşkün, üstüne başına özen gösteren, kendine özel kıyafetler ve aksesuarlar tasarlatan, materyalist yönü daha baskın bir karaktermiş. Ondan kalan bazı kıyafet ve aksesuarları bugün bizzat kullanmaktayım.

Necdet Cebeci 70lerin sonları olmalı. Elindeki baston bugün bende :))

Babam ise ondan geriye kalan hemen her şeyi ya sattı ya dağıttı. Babama bu konuda eskiden içerlerdim. Çünkü eğer biraz olsun Necdet’in yolundan gitseydi, bugün daha popüler bir statümüz olabilirdi. Ben Necdet’ten çok onun yanında büyüdüğüm için tabii ki en çok babama çektim. Ama huy olarak ne kadar babamsam, görünüş olarak da bir o kadar Necdet’im.

Babamın tek lüksü, elindeki maddi birikimi seyahate yatırmasıdır. Gündelik hayatında günde iki kitap birden okuyan biri için, seyahatlerde geçirilen zaman onun için teorik bilgiyi pratiğe dökmek gibi olsa gerek. Rotası hep batı medeniyetleri olmuştur. Edindiği dostluklar sayesinde birçok memlekette yatacak yeri vardır. Kendi modeli olan bu dostlarıyla gittiği yerlerde sokaklarda kaybolur, dağ tepe dolaşır, müze müze gezerek bol bol fotoğraf çeker. Döndükten sonra da gezisinden edindiği belge ve ilham birikimiyle resim yapmaya koyulur.

Bir anım vardır ki babamın karakterinden direkt feyz aldığım nadir anlardan birisidir. 26 yaşında falandım. Babam Amsterdam’a yaptığı bir seyahatten dönmüş ve her seferinde yaptığı gibi bana da küçük, sembolik bir hediyelik getirmişti. Yalnız bu sefer bana uzattığı paketten çıkan şey beni biraz şaşırtmıştı. Paketten bir kül tablası çıkmıştı ve ortasında da bir cannabis sativa (marihuanna) yaprağı vardı. Onunda çevresinde “It’s legal – Amsterdam” yazıyordu. Ben bu konu da dâhil, babamdan hayatıma dair hiçbir şeyi gizlemedim. Ama aramızdaki baba-oğul protokolü icabı da her konuda laubali olmadık.

Şaşkın şaşkın elimdeki kül tablasına bakarken edindiğim cesaret ve muziplikle babama; “Bari kendisinden de getirseydin” dedim. O da bana; “Orada her yerde bunun bin bir farklı çeşidi var. Ben nedir ne değildir hiç anlamıyorum ki..” dedi. Artan şaşkınlığımın yükselttiği cesaretle ona sordum; “Ee?.. Sen takılmadın mı hiç?..” Cevap şu oldu: “Yok be, ne öyle turistler gibi…” Bu son cümle bende o an hayatımın sonuna kadar unutamayacağım bir farkındalığa sebep oldu. Rembrant’ın ve Van Gogh’un memleketi, müzeler cenneti, şehrin, su kanallarının ilham verici detayları içerisinde geçirilecek kısıtlı vakitte kafayı bulmak için ot içmeye ne gerek vardı ki?

Selim Cebeci’yi ve sanatını daha detaylı incelemek isterseniz şöyle buyurun:

www.selimcebeci.com

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir