Alanya 1999

Alanya, Marmaris, Bodrum gibi beldelerle tatil için hiç işim olmaz. Tatil benim için dinlenmek demektir. Yorulmak değil. Ama böyle yerlerde, hele ki yaz sezonu gerçekten sağlam para kazanabilirsin. Yeter ki kazandığını eğlence için harcama.

Oralardaki hareketlilik 24 saat boyunca sürer. Neyse ki bunları biliyordum ve bir amaç için oradaydım. Adrese vardım ve beni arayan kişiyle tanıştım. Karikatür gibi bir tipti. Daha ilk günden Alanya’nın en sevilmeyen adamlarından biri olduğunu öğrendim. Kendisi de bunun farkındaydı ve umurunda değildi. Duvarda çerçeve içerisinde “Üstün Magandalık Belgesi” asılıydı. Mekânın sahibiydi ve orada yaşıyordu. Burası geniş ve çok odalı bir daireydi. Kendime ait yatacak bir odam bile vardı. Dövme yapacağım oda ise ayrıydı. Aynı odada, kendisi de randevuyla masaj hizmeti veriyordu ve orada geçireceğim 3 ay başlamış oldu.

Magandalık kavramının sadece bizim memlekete ait olmadığını orada öğrendim. Orası magandalığın çok uluslu bir merkezi gibiydi. Kadın-erkek fark etmiyordu. Orada tatil için bulunanların hemen hepsinin amacı aynıydı. Kızışıklıklarını gidermek, azıtmak ve para harcamak. Ekonomi bu şekilde dönüyordu. Küçücük dövmelerden İstanbul’dakinin iki katı para alıyorduk. Gerçi yarısını mekâna bırakıyordum ama her gün en az 4 tane iş yapıyordum. Rekorum bir günde 9 iş olmuştu. Arada kocaman dövmeler de yapıyordum. O kadar uyarmama rağmen, dövmesi biter bitmez sahile koşan çoktu. Hiç iş kaçırmıyordum. Her sabah ilk iş bankaya gidip bir önceki günün kazancını hesabıma yatırıyordum.

Mekân sahibiyle yan yana görülmemek için de elimden geleni yapıyordum. Çünkü yaptığı magandalıklardan onun adına ben utanıyordum. Dükkâna saç yaptırmaya gelen turist kadınlara ne yapar eder bol şortunun sıvadığı paçasından, penisinin ucundaki Prince Albert piercing’ini gösterirdi. Ama hakkını da vermek lazım, çok iyi yemek yapardı.

Yeterince para biriktirmiştim ve sabrım taşmak üzereydi. Bardağı taşıran son damla ise, o gün seansıma hazırlanmak için odaya girdiğimde gördüğüm manzara oldu. Mekan sahibi, güpegündüz benden önce masaj yapmak için (!..) elindeki votka bardağıyla iyice yükselmiş olan bir hatun ile odaya girmiş ve bana yapış yapış, leş gibi bir ortam bırakmıştı. Bir de üstüne ona durumu bildirdiğimde bana “Burası benim mekânım. İstediğimi yaparım” şeklinde cevap verdi. Artık tamamdı! Gelenek yerini bulmuş ve o sezonki dövmecisi (yani ben) ile de takışmıştı. Zaten canıma minnetti. Amacıma ulaşmıştım. Gidip ertesi güne dönüş biletimi aldım. Akşam eşyalarımı toplarken de yanıma gelip “İnşallah otobüsün kaza yapar” dedi. Ben de ona “Senin bedduan bana işlemez” diye cevap verdim. Bu deneyimlerim bir sonraki sene çalışmak için onun yanına gidecek olan arkadaşıma harika bir kullanım kılavuzu olacaktı.

Neyse ki kulaklığımdan gelen Thin Lizzy’nin “The Boys Are Back In Town” şarkısı eşliğinde, otobüsümün penceresinden bakıp gelecek için hayaller kurarak, kazasız belasız İstanbul’a vardım.

Oradan bir ben…
Emre Cebeci 1999 / Kağıt üzerine Polychromos

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir