Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü

Mimar Sinan Üniversitesinde güzel sanatlar okumak en büyük hayalimdi ve 1997 senesinde okulun Geleneksel Türk El Sanatları Bölümünü kazandım.

Ama Geleneksel Türk El Sanatı Bölümü benim en son tercihimdi. Boşta kalmamak için seçmelerde yazmıştım. Hatta ne olduğu hakkında doğru düzgün bir fikir sahibi bile değildim.

Gözüm Grafik Bölümü’nde idi. Ya da Resim Bölümü. Heykel, puanı en yüksek bölümdü ama o da uyardı. Ama bir önceki sene bu tercih sıralamasıyla sınava girmiş ve üçün birini almıştım. Bu sefer işi şansa bırakamazdım. Çünkü alaylı bir sanatçı olarak kalırsam hedeflerime ulaşamayacağımı da biliyordum. Ayrıca askerlik de kapımdaydı ve henüz bitirilmesi gereken işler vardı. Hayatımın en yoğun, en yorucu zamanlarıydı diyebilirim. Sabahları okula, dersten sonra dövme yapmaya ve akşamları da Kemancı için repertuar çalışmaya stüdyoya gidiyordum.

Bütün bunları bir de aşk acısı içerisinde yapınca, 17 kilo birden vermiştim. Gece hayatı ve ihtisas beraber yürüyemezdi. Ben de kariyerime dair biraz daha plan yapabilmek adına daha ilk seneden okul kaydımı dondurttum. Şimdi kariyerime yön verme zamanıydı.

Bütün bu süreç içerisindeyken, sene başında girmiş olduğum bölümde gördüğüm birtakım desenler her yerde karşıma çıkmaya başlamıştı. Aslında hep oradalarmış da farkında değilmişim. Ama algıda seçicilik işte. Alıcı gözüyle bakınca aralarında nefis dövme deseni olabilecek örnekler görüyordum.


Yekta Ercil’in bileğime yaptığı eski 10 TL’nin üzerindeki bir desen

O yaz Bodrum’da turist bir kıza, bizim ince belli çay bardağımızın tabağındaki motifi yaparken jeton düşmüştü. Aslında girebileceğim en doğru bölüme girmiştim. Hem zaten dövme de bir “geleneksel sanat” değil miydi?

Bildiğiniz Yamuk…

Yaz sonu Mystic Body Arts’dan ayrıldım ve dümenimi, yakında başlayacak olan üniversite hayatıma doğru çevirdim. Meğer mezuniyetinden bu yana geçirdiğim zamandan itibaren, lise ve öncesinde aldığım bir sürü saçma sapan derse karşılık, nihayet ilgimi çeken konularla eğitileceğim bir öğrencilik fikrine ne kadar hasretmişim.

İlk sene, renklerin birbirleriyle olan ilişkileri, hayranı olduğum motiflerin isimleri ve kompozisyon oluşturmak gibi temel bilgileri öğrenerek geçti. Bölümün binası Fındıklı’daki o meşhur rıhtımlı bina değildi. Ama ortak dersler, öğle yemekleri ve tabii rıhtımda geyik yapmak için her gün ana binaya gidiyordum.

Bizim bölümün binası, Meclis-i Mebusan Caddesi’ni Cihangir Camii’ sine ulaştıran Salı Pazar’ı yokuşunun tam ortasındaydı. Binaya yaklaşık yüz basamak merdiven çıkılarak ulaşılıyordu ve bunu git gel, günde üç kere yapmak durumundaydınız. Tabii bu sigara içen veya kilo problemi olan kişiler için bir hayli zorlayıcı olabiliyordu. Ama bir grup insan vardı ki onları gördüğümüz zaman değil merdivenlerden şikâyet etmek, basamakları ikişer ikişer çıkasınız gelirdi.

Bu insanlar emekli olmuş öğretmenlerdi ve yaşları 70-80 arasındaydı. Emekli oldukları halde onları hayata bağlayan işlerini icra etmek için kimisi asistanlarının koluna girip, kimisi de bastonuyla ağır ağır o merdivenleri çıkarak bölüme ulaşırlardı.

Bu emekli öğretmenlerden biri olan Prof. Kerim Silivrili, bastonundan başka kimsenin yardımını kabul etmezdi. Kerim Bey’in dersi Türk Süsleme Desenleri idi ve birinci sınıfın tartışmasız en keyifli dersiydi.

Kerim Bey daha biz öğlen teneffüsünden dönmeden sınıfta kendisi için getirilen sandalyede yerini almış olurdu. Ders başladığında Kerim Bey’in elinde bir lazer kalemi, slayt makinasının başında da bir asistan öğretmen olurdu. Kerim Bey gün görmüş ve muzip üslubuyla beyaz perdeye yansıtılan fotoğraflardaki bir çini panonun, bir tezhibin, bir cami minberinin, bir minyatürün, bir padişahın büyü gömleğinin vs. vs. üzerindeki desenleri, detayları isimleri ve hikâyeleriyle beraber bize anlatırdı. Biz de ağzımız kulaklarımızda öğrenirdik bu motifleri.

Saygı ve Rahmet ile…

Kerim Bey bir gün perdedeki 17. Yüzyıldan kalma bir porselen tabağın üzerinde yer alan motifin ne olduğunu bize sordu. Ben de sazan gibi atlayıp “Lotus tabii ki…” deyiverdim. “Hayır” dedi Kerim Bey. “Lotusun vazoda işi ne?..” Bir iki arkadaşımız daha tahminde bulundu ama kimse tutturamadı. Kerim Bey; “Enginar Yahu!..” dedi. Meğer Padişah yemeğe bayılıyormuş diye sanatkâr kişi de tabağına enginar resmetmiş. Ama ne resmetmek!… Şahsen o enginar desenini gördükten sonra en sıradan konuların bile son derece fiyakalı bir biçimde resmedilebileceğini anlamıştım.

Afiyet olsun

Bu uyanış, sonrasında da mesleğimde çok işime yaradı. Şöyle ki; müşterilerime kendileri için önem arz eden bir konu ne kadar sıradan olursa olsun, o konuyu hep elimden geldiğince sıra dışı ve albenisi yüksek bir şekilde resmetmeye çalıştım. Ortaya çıkan sonuç da her seferinde padişahlara layık oldu.

Okulun ilk senesi daha kimse birbirini doğru dürüst tanımıyordu. Sınıfta benim gibi bu bölümü açıkta kalmamak için seçmiş başka öğrenciler de vardı. Sonraki sene, ben hariç hepsi başka bölümlere girdi. Ben aradığımı bulmuştum. Yalnız bu bölümde öğretilen, temel olarak İslam Sanatlarıydı. Dolayısıyla binamızın içinde muhafazakâr altyapısı olan öğrenciler ve öğretmenler de vardı.

Bir gün üst sınıf öğrencilerinden bir grup, önümden geçtikten sonra aralarından izbandut gibi biri, durduk yere bana dönerek; “Ayağını denk al!. Dövdürtücez seni…” falan demeye başladı. Yalnız bunları yanındakiler onu tutarken söylüyordu. Ben de onu tutanlardan cesaret alarak; “Sıkıyorsa gel de sen dövmeyi dene bakalım. Ama seni uyarıyorum. Ben milli sporcuyum.” dedim.

Neyse ki köpeğin amacı sadece havlamak olduğundan defolup gittiler. Tam o esnada ucundan olaya tanık olan Çiğdem Hoca bana dönüp; “İşte maalesef burada böyle gereksiz tipler de olabiliyor. Sen onları boş ver. Ne sporu yapıyorsun?” deyince, ben de ona muzip bir ses tonunda: “Satranç şampiyonuydum” demiştim.

Kerim Silivrili bu işimi görebilseydi acaba ne derdi?..

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir