Mystic Body Arts

1997 yazında Bodrum’a tatile gittim ve orada P.J.Erhan ve Yekta Erçil ile tanıştım. P.J. piercing, Yekta ise dövme yapıyordu ve Bodrum barlar sokağında Mystic Body Arts isimli bir stüdyoları vardı.

P.J. Ankara’da gazetecilik okumuş ama sonra, dümenini “vücut modifikasyonları”na kırmıştı. Her yerinde piercing vardı. Ama o görüntüsüne rağmen tam bir iş adamı ve doktor gibi davranabiliyordu. İşine âşık olduğu besbelliydi. P.J., “biz burada kültür satıyoruz” diyerek, yapılan işin ne olduğunun değil, nasıl yapıldığının önemli olduğunu görmemi sağlamıştı.

Yekta ise İzmir Karşıyaka’da yetişmiş, hem motosiklet hem airbrush tutkunuydu ve o da işine son derece hâkimdi. Bir dövme makinasının sökülüp takılabilir bir şey olduğunu ilk defa ondan öğrenmiştim.

Meğer Bodrum’a dünyanın her yerinden insanlar gittiği gibi dövme dünyasından da birtakım kişiler ara ara uğramış da P.J. ve Yekta da bunlarla tanışıp hem teknik hem de kültürel donanım geliştirmişler.

Tabii ki hemen kaynaştık.

Bana İstanbul’da bir şube açmayı düşündüklerini ve benim de orayı işletebileceğimi söylediler. O senenin sonunda “Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları” bölümünü kazandım ve Mystic Body Arts’ın Beyoğlu şubesinde çalışmaya başladım.

O yazın bir bölümünü Bodrum’da, Mystic Body Arts’ın merkez stüdyosunda çalışarak geçirdim. Mystic Body Arts, Bodrum barlar sokağının sonundaki Burger King’in hemen yanındaydı. Koskoca Bodrum’daki iki dövme stüdyosundan birisiydi. Şimdi kim bilir kaç tane vardır? Mekânın ortaklarından P.J. bir dil piercing’i yaptığında, müşterisini dilinin şişmesini önlemesi için kâğıt bardakta buz almaya Burger King’e gönderirdi. Akıllı adamdı doğrusu.

Ayrıca o yaz Mystic Body Arts’da yarı zamanlı olarak çalışan biri daha vardı. Sosyal bir münzevi ve şeytan tüylü bir narsist olan, Beyoğlu’nun gözde siması Punk Levent. Bu topraklarda yaşamış bazı isimler vardır. Onlar sosyal normların tamamen dışında da yaşasalar tipleriyle tezat özgüvenleri ile iletişim kurma konuşundaki başarıları, insanda hayranlık uyandırır. Kimileri onları sever kimileri de nefret eder. İşte Levent de böyle bir tipti ve işi, varlığını göstererek müşteri çekmekti.

Varoluş şekli itibariyle benzerlik gösterdiğim herkes ile kurduğum samimiyeti onunla da yakalamıştım. Ama böyle insanlarla uzun vadeli bir ahbaplık, ancak uzun aralıklarla görüşmek suretiyle mümkündür. Çünkü muhabbete kattıkları zenginlik, sık kullanımda zehirlenmeye yol açabiliyor. Ancak onları oldukları gibi kabul eder ve dürüst olursanız kimseye nasip olamayacak türden orijinal dostluklar kurabilirsiniz.

P.J. de yukarıdaki tanımlara tamamen uyan ama kültürel ve sosyal anlamda daha donanımlı biriydi. Onun donanımı popüler kültürden ziyade alt kültürlere yönelikti. Başta piercing olmak üzere tüm vücut modifikasyonlarına yönelik bilgisi, internet çağından öncesine aitti. Kızılderili ve şamanik seremoniler, Hint usulü çilecilik ve şifacılık gibi şeyler onun ilgi alanlarıydı.

Genital bir piercing türü olan Prince Albert, adını İngiltere kraliçesi 1.Elizabeth’in kocasından alıyordu. Albert, Victoria dönemi İngiltere’sinde köleliğin yasaklanması, işçilerin yaşam koşullarının düzeltilmesi için uğraşmış, bilim ve sanata verilen desteğin arttırılmasını sağlamıştı. Konumuzla alakalı olan kısmı ise Albert’in bu piercing’e sahip olmasıydı. Bu piercing, penisin deliğinden girip alt derisinden çıkıyordu ve cinsel zevki arttırdığına inanılıyordu.

Anladın sen onu…

P.J. bu bilgileri bizimle paylaştığında benim değil ama Levent’in pek ilgisini çekmişti. Sonunda gırgır şamata bir seansla Levent bir adet Prince Albert sahibi oldu ve P.J. onu Burger King’e buz almaya gönderdi. İyileştikten sonraki cinsel hayatını bilemem ama erkekler tuvaletinde pisuara işerken fayansa çıt çıt çıt çarptırdığı penisiyle etrafına pis pis sırıtmaktan zevk aldığı belliydi.

Ben kişisel beğeni olarak hiçbir piercing türünü kendime yakıştıramadım. Ama o yaz doğru zamanda doğru yerdeydim. Yine de, Prince Albert kesinlikle benim cesaret edebileceğim bir şey değildi. Ben de dilimde, daha doğrusu dilimi çeneye bağlayan ince deri parçasında karar kıldım.

P.J’in piercing yapacağı bölgeye anestezi uygulamak için kullandığı bir sprey sıvı vardı. Normalde iki fısfıs yetecekken ben açgözlülük yapıp şişenin yarısını ağzıma boşaltmıştım da işlem bittikten sonra bile bir saat boyunca yamulmuş ağzımla doğru düzgün cümle bile kuramamıştım.

Ağız içerisindeki piercing’lerde zamanla tartar oluşması normaldir. Ara sıra çıkartıp temizlemek gerekir. Ama o minik küpe de o kadar ters bir yerdeydi ki tek başıma çıkartıp takmam mümkün değildi. Ben de, tartar oluştukça ince ve sivri bir aparatla temizliği ağzımın içinde hallediyordum. 6 sene sonra bir gün temizlik esnasında küpemin kilit görevini gören topu düşüverince bu durumu vesile ettim ve küpemi artık taşımamaya karar verdim.

Denize girmediğim tek Bodrum seyahati bu olmuştu. Çünkü vaktim de hevesim de olmamıştı. 1980’lerin başlarında, annemle babam beraberken hemen hemen her yazı Türkbükü’ndeki annemin halasının yazlığında geçirirdik. Halası ve eşi İstanbul’dayken ben, bizimkiler ve bizimkilerin sanatçı sepetçi arkadaş çevresi orada olurduk. Türkbükü o zamanlar küçücük bir balıkçı köyünden başka bir şey değildi. Deresindeki köprüsü ahşaptandı ve yamaçtaki değirmenlerin etrafındaki derme çatma taş fırınlarından taze ekmek kokuları etrafa yayılırdı.

Bir sabah erken vakitte uyandığımda odamın arka bahçeye bakan penceresinde enteresan bir manzarayla karşılaştım. Babam ve Şahin Kaygun ellerinde plastik bir leğen, bir ineğin kıçında nöbetleşe bekliyordu.

Tam onlara ne yaptıklarını soracaktım ki inek, leğene cıvık cıvık dışkıladı. Meraklanıp yanlarına gittiğimde ise onlar başka bir aşamaya geçmişlerdi bile. Ellerindeki bayat ekmekleri leğenin içindeki dışkıyla yoğuruyorlardı. Sonra da elde ettikleri bulamacı balık yakalamak için kullanılan telden yapılma sepet tipi kafese bir güzel buladılar ve sandalla açılıp o boklu sepeti açıkta bir yerde suyun dibine yolladılar. Akşam o sepetin içi tıka basa pavurya (iri bir yengeç türüdür) kaynıyordu.

Neyse, işte o 1998’deki Bodrum maceram da birtakım deli dolu anılar ile tam vaktinde sona erdi. Çünkü dönüşte İstanbul’da beni çok matrak bir iş bekliyordu.

Selim Cebeci 1983 / Türkbükü ( Ortadaki şapkalı velet de ben oluyorum)

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir