Tattoojitsu ve Ortaköy Günleri

Lise bittikten hemen sonra Kazım Carlsen Salahor ile tanıştım. Sene 1995 idi. Bugüne kadar tanıdığım en deli dolu adamlardan biri olan Kazım’ın elinde o ana kadar hiç görmediğim bir şey vardı. Bir dövme makinesi! Kazım hayatımı değiştirecek bir teklifte bulunarak bana Ortaköy’de açmayı düşündükleri bir dövme stüdyosunda çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Bu benim için o ana kadar karşılaştığım en büyük fırsattı. Fakat bir problem vardı. Daha önce bir dövme makinesi görmüşlüğüm ve kullanmışlığım yoktu. Kazım sağ olsun bu duruma şöyle bir çözüm getirdi “Bana yapar öğrenirsin.”

O dönemlerde Türkiye’de dövme malzemesi bulabileceğimiz bir piyasa yoktu. Yurt dışından hasbelkader getirtebildiğimiz boya, iğne ve dergiler dışında buradan orijinal malzeme tedarik etmek mümkün değildi. Biriktirdiğimiz deneyimlerimizle ve duyduğumuz dedikodularla, geriye kalan malzemeleri kırtasiyeler, eczaneler ve fotokopicilerden tedarik edebiliyorduk.

Kazım, sosyetik bir camianın nev-i sahsına münhasır, istisnai bir bireyiydi. Parada pulda gözü yoktu. Çok dürüst biriydi. İdolü olan Mickey Rourke’un Türkiye’deki temsilcisi gibi yaşardı ve kadınlar da ona bayılırdı. Ortağı ve dükkânın esas finansörü olan Murat ise baba mesleğinden alamadığı heyecanı bu sektörde bulacağını umuyordu. Stüdyonun adını Murat’ın yaptığı dövüş sanatı olan Kaizen Aikijitsu’nun “Jitsu”su ile “Tattoo”yu birleştirerek ben koymuştum.

Tattoojitsu’da daha önce sadece gazete ve dergilerde gördüğüm bazı kişilere dövmeler yaptım. Lafı gelmişken, ne o zaman ne de bugün cemiyet hayatından (o da artık nasıl bir lafsa) dövme yaptığım kişileri, vitrinimde reklam amaçlı sergiledim. Bunu yapmak bana, yaptığın işe ve kendine güvenmiyor oluşun bir göstergesi gibi geliyor. 

En iyi ve en doğru reklamın da yapılan işin kendisi olduğuna inanıyorum. Yapıldığı kişinin değil!..

Oradaki çevrede daha en başından itibaren, nitelikli bir sanatçı olarak kabul gördüm. Kendimi bildim bileli hep çizim yaptığım ve bu yolun yolcusu olduğumu bulunduğum her ortamda belli ettiğim için, Tattoojitsu’da gerçekten el üzerinde tutuldum.

Bir de o güne kadar, çizim yapmayı sadece kendi dünyasında yapan, kimseyle iletişim kurmayıp kendini “görünmez” hisseden biriyken, şimdi her türden insana dövmeler yapan, onlardan saygı ve övgü alan, “görünür” bir sanatçıya dönüşmüştüm.

İlk temel bilgileri Kazım’dan öğrendim. Ama doğrusu onun da temel bilgilerden ötesiyle pek işi yoktu. O daha ziyade işin tribindeydi. Ona Ortaköy’deki işlek bir dövme stüdyosunun tatlı serseri dövmecisi olmak yetiyor da artıyordu bile. Ben ise artık dövmeyi sanat icra etmenin bir yolu olarak kavramıştım.

Bin bir güçlükle yurt dışından temin ettiğimiz Tattoo Magazin’lerde gördüğüm işler beni fena halde gaza getiriyordu. Filip Leu, Anil Gupta, Paul Booth, Guy Atchison gibi sanatçılar dövme tarihine adeta yön veriyor ve standartları belirliyorlardı. Kimi illüstratif betimlemeler fotoğraflara taş çıkarır nitelikteydi. 

İnternetin olmadığı, cep telefonunun daha ziyade zenginlerde olduğu dönemlerdi. Stüdyomuz için fotokopiler ve kopartılmış dergi sayfalarından kataloglar hazırlardık. Sanki oradaki her işi yapabilecekmişiz gibi… Ama müşterilerin de çok umurunda değildi nitelikli işlere sahip olmak. O zamanlarda sırf bir dövme sahibi olmak bile ayrıcalıklı bir durumdu. 

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir